7 Ocak 2011 Cuma

Buried

Buried, sıradışı senaryosu ile öne çıkan minimal bir film. Beni bu yazıya yazmaya iten bir kaç nedenden biri bu.

Spoiler vermeden devam ederek konuyu biraz açmak gerekirse, Irak'ta tır şoförlüğü yapan Paul Conroy'un yolu kimliği belirsiz kişilerce kesilir ve kaçırılır. Uyandığında kendisini yandaki posterde görebileceğiniz bir tabutun içinde bulur ve kahramanımızın kurtuluş mücadelesi başlar.

Filmi farklı kılan unsurların başında, istisnasız tüm filmin bu tabutun içinde geçmesi geliyor. Bu, seyirciye şimdiye kadar hiç hissetmediği farklı bir tecrübe yaşatıyor. Bu yüzden kapalı mekan korkuları olanların filmi izlemeden önce iki defa düşünemeleri faydalarına olacaktır.

Çekimleri 17 günde tamamlanan, toplam tahmini bütçesi 3 milyon dolar civarı olan filmin başrolünde Ryan Raynolds var, oldukça iyi bir performans izliyoruz kendisinden, Oscar adaylığına kesin gözüyle bakıyorum. Raynolds, aynı zamanda filmde yüzünü gördüğümüz yegane oyuncu. 

Spoiler vermeden devam ederek son ekleyebileceklerim; film minimal yapısı ile Phone Booth ile benzerlik gösteriyor, ancak senaryosu kesinlikle daha özgün. Ve en önemlisi, üzerimde en son Funny Games'i izlerken hissettiğim bir gerginlik ve senaryo yazarlarına karşı sinir hali oluşmasına neden oldu. Bu anlamda, sizi psikolojik olarak geren ve yoran bir film.

Buried, cliché'lerden sıkılanlar için güzel bir alternatif olabilir, sinirlerinin ne kadar gerilebildiğini ölçmek isteyenlere tavsiye ediyorum.



 

30 Aralık 2010 Perşembe

Blame it on my youth

If, I expected love, when first we kissed, blame it on my youth
If only just for you, I did exist, blame it on my youth
I believed in everything
Like a child of three
You meant more than anything
You meant all the world to me

If, you were on my mind, all night and day, blame it on my youth
If, I forgot to eat, and sleep and pray, blame it on my youth
If I cried a little bit, when first I learned the truth
Don't blame it on my heart, blame it on my youth

29 Aralık 2010 Çarşamba

Run Forrest Run...

Hayatın koşturmacası içinde kaybolmuş vaziyetteyiz. Çoğu zaman kendimizi, 'ben ne yapıyordum?' 'niye yapıyordum?' sorularını sorarken yakalıyoruz. Küçük ayrıntılara takılmaktan meselenin özünü kaçırıyoruz, büyük resmi göremiyoruz. Daha kötüsü, anı kaçırıyor, yaşayamıyoruz.

Bazılarımız tabloya uzaktan baktığında göreceği resimden o kadar korkar olmuş ki, bu kaçışı bilinçli hale getirmişiz. 'Inner self'in şikayetlerini duymamak, görmezden gelebilmek için yapmayacağımız şey yok...

Kaçmak... Nereye kadar?